Hayalden biraz uzakta o köhne boş ev
Güzel yarınlara açılan kapıyı bulamıyorum
İçimde bi yerde küçümseyen bakışlarla sürekli beni suçlayan kişiyi kapı dışarı edemiyorum
Hayalden biraz uzakta o köhne boş ev
Güzel yarınlara açılan kapıyı bulamıyorum
İçimde bi yerde küçümseyen bakışlarla sürekli beni suçlayan kişiyi kapı dışarı edemiyorum
Soğukta ve dışarıda yalnız olmanın gerçekten nasıl hissettirdiğini bilmeni isterdim. Belki de bilmelisin.
Kendimi o kadar çok suçluyorum ki. İyileşmeye yüz tutmuş o sivilceyi tekrar tırnaklarımda kazıyor ve kanatıyor gibiyim. İnsanların kafamdaki o son hallerini silmek, hafızamdan yok etmek istiyorum. İyiyken herkes ne kadar da iyi, ne kadar da kendimin üzerinde tutmuşum, ne kadar da hayatımın merkezine almışım sizi. Herkese öve öve bitiremediğim o güzel kalbinizin gözlerimin önünde hayalden bir görüntüymüş gibi parçalanıp gitmesine alışamıyorum. Herkes herkese acımasız olur, acımasız olmak zorunda. Herkes bir yerde kendi tarafında durmak ve kendini korumak zorunda. Bunun için kimseyi suçlamam. Ama sizi hala bu kadar seviyor olmak bana zarar veriyor sadece. Ben de artık kendi tarafımda durmak ve kendimi korumak zorundayım. Yoruldum söylediğiniz tonlarca hakarete anlayışla baş eğmekten.
Farklı yönlere ölümcül bir hızla koşan bu zıt duygular. Kalbimin içi yanlışlıkla bir apartman dairesine girivermiş ve telaştan kendini duvardan duvara çarpan bir kuş gibi. Birbirine ucundan bucağından yakın olsa belki bir nebze rahatlatabilirdim susuz kalmış beynimin içini. Hayır. Beynimin içindeki bu seslerin benim olmadığına eminim. Hiç olmadığım kadar hiç olmadığım bir yerdeyim. Aynı anda hem kötü hem de nasıl iyi olabilirim?
Hiçbir şeyin cevabını bilmediğim bu yolda, herhangi bir çukura daha düşmeyi bekliyorum. Her adımın korkuyla, çünkü sürekli düşüyorum.
Bıktırdım kendimden.
Kendimi ve herkesi.
Susturmayı çok deniyorum, hatta bazı günler her şeyi aşmış, herkesi geride bırakmış, zihni berrak ve lekesiz, kendini seven, sağlıklı bir insana dönüşüyorum. Ama ertesi gün sanki bunların hiçbiri olmamış gibi, o klasik konuşmayı kendimle defalarca yapmamış gibi, açmamış, okumamış, bilmemiş gibi. Aynı boktan konuyu kafamda ellinci defa evirip çevirirken buluyorum kendimi. Geçtiğinin ben de farkındayım, hayatın ortasında eğreti duran bizler için küçücük bir mesele, bilerek büyütmüyorum, bilerek yapmıyorum. Ama susturamıyorum.
Kendi kendime defalarca konuşuyorum geçmişimde kalan insanların herbirini, tek tek karşıma alıp. Tek tek hepsine hesap soruyor, hesap veriyorum. Herkes unutuyor, herkes yaşayıp devam ediyor. Belki bazı günler aklının ucundan geçiyor ama konusunu açma gereksinimi hissetmiyor. Ben neden bunu yapamıyorum?
Çok kızgınım. Hala çok kızgınım. Nefrete dönüşmedi içimdeki bu duygu ama hala çok kızgınım. İçimde kalan, söyleyemediğim tonlarca kelimenin hesabını bir türlü kendime veremiyorum. Her günüm ayrı bir kızgınlıkla devam edip birbirine bağlanıyor. Bu kızgınlığım kendime mi size mi onu da ayırt edemiyorum. İçimde yaşadığım kötü duyguları bastırmaya çalıştıkça hepsinin bir bir esiri olmuşum gibi. Keşke düşünmeden yaşasaydım, keşke gerçekten belli etseydim kızgınlığımı da sıkışıp kalmasaydı böyle içimde. Keşke siz karşıma geçip sözlerinizin ağırlığını düşünmeden konuşurken ben sanki söyledikleriniz bana dokunmuyormuş, bir gururum yokmuş gibi sevgi güzellemesi yapmasaydım. Söylediğiniz o sözleri iyi niyetinizin ardına sıkıştırıp, görmezden gelip devam etmeye çalışmasaydım. Edilmiyormuş devam. Edemiyorum. Hayatımda olmayan herkes hala hayatımda. Çıkarıp devam edemiyorum.
Korkaklığımla, sürekli kalp kırmayayım diye düşünürken en çok ben müsaade ettim beni paramparça etmenize. Bir de sonra hiçbir şey olmamış gibi devam etmeye çalıştım. Edilmiyormuş.
Aç uzviyetin sesini duyurmaya çalıştıkça boğazına sarıldın, kalbinin konuşacak hali mi var?
22 yaşındayım, 22 yıldır kendimi her konuda o kadar suçlamışım, her şeyi o kadar derin düşünüp sorgulamışım ki, benliğimin sesini duyuracak hali kalmamış. İçimde bir yerlerde kendini sürekli sevdirmeye çalışan o küçük pınar, sürekli onaylanmak isteyen küçük pınar, onayı kendinden değil başkalarından almaya çok alışmış. Hiçbirinin nedenini bilmiyorum. Açıkcası o kadar derine inmekten de çok korkuyorum, nedenini öğrendiğim zaman bir şeyler düzelecek ama önce mahvolacak. Emin gibiyim. Hayatıma giren, bir şeyleri darmadağın edip çıkıp giden herkesi affettim, çünkü en büyük toparlanışlarım hep o büyük yıkılışlardan sonra başladı. Zaman geçtikçe de hepsinin bir nedeni olduğunu farketmeye başladım. Aslında herkesin kendiyle ne denli büyük bir savaş içinde olduğunu. Bu savaşı verenin tek ben olduğumu zannediyordum. Değilmiş öyle.
Tamam, kırıldın, üzüldün, karşıdaki insanın da kendince haklı sebepleri olabilir ama bunları düşünöek ne kazandıracak sana, kendi haksızlığını neden sürekli kanıtlamaya çalışıyorsun, kendi onayın neden yetmiyor sana, ah güzelim, güzel kızım. Yorucu değil mi bütün bu verdiğin savaş, üzülmüşsün işte zaten yeterince. Gecenin beşinde neyi düşünüp durursun hala.
İç sesim o yargılayıcı, suçlayıcı kızgın sesten bir anda bu sese dönüştü. Gerçekten bir anda. Kendimi affettikten sonra herkesi affetmeye başladım.
Gerçekten, kırgın ya da kızgın değilim size. Belki yolda görsem sarılırım. Sadece hayatımın bana zarar veremeyeceğiniz bir köşesinde durmanıza karar verdim. Ben de size zarar vermemiş olurum böylece
Kendini sevmek de sandığınız gibi tahammülsüzlük değil. Kendini sevdikçe anlıyor insan aslında kendini sevdiğini iddia eden insanların kendinden ölesiye nefret ettiğini. İnsan kendini sevdikçe koltukta yana kaymayı öğreniyor, bencilliğinden sıyrılıyor, insan kendini sevdikçe bir anda kendi dahil herkesi suçlamaktan vazgeçiyor. Suçlamak sadece yoruyor çünkü. Öyle işte. İçimi dökmek istedim
Siz yürüyorsunuz ama ben ne yazık ki hala bıraktığınız yerde, bıraktığınızın ötesine yürümeye çalışıyorum. Yüreğimi elime koyup biraz olsun içimi soğutmaya çalışırken, işleri daha da içinden çıkılmaz bir hale getiriyorum. Sürekli ama sürekli düşünüyorum. Ben kötü biri miyim? Birisi söylesin. Ben bütün bunları hakkediyor muyum? Nerede hatalıyım? Tam olarak ne yapmalıyım? Nerede yürümeli, nerede durmalıyım? Bunların cevabını sanırım kendi kendime bir türlü veremiyorum, veriyorum bazen ama tatmin olmuyorum. Sonra bunun üzerine daha da uzun düşünüyorum. Neden böyleyim? Neden sürekli onaylanma ihtiyacı hissediyorum. İnsanların bana kafasını sallayıp, anlayışlı bir çift gözle bakmasıymış gibi sanki hayatımı düzene sokmanın tek yolu.
Hayatım boyunca, içimdeki bütün duyguları, bütün netliğiyle karşımdakine aktarırsam, kendimi tam olarak ifade edebilirsem eğer her şeyin çözüleceğine inandım. İçimde taşıdığım şeyler hep omzuma yük, yüreğime garip bir nefret duygusu yerleştirdi. Tam olarak nasıl tasfir edebilirim bilmiyorum, sadece bir şeyleri söyleyip kurtulmak hep içimi ferahlatır dedim. Hep bunalttım, kendimi, başkalarını. Kendi düşüncelerimle işleri işin içinden çıkılmaz hale hep ben getirdim. Söylersem kurtulurum dedim, kurtulamadım. Bazı şeyleri olay yerinde bırakmayı öğrenmek istiyorum artık, biraz üzüleyim geçsin istiyorum. Bir saat üzerine düşünüp sonra derin bir nefes alıp hayatıma kaldığım yerden devam etmek istiyorum. Yapamıyorum, çok çabalıyorum, çok didiniyorum. Ama beynimin içinde bir ses, bir yerlerden sürekli ama sürekli beni suçluyor. Susturamıyorum. Her şeye iki bin kat daha fazla üzülmek zorunda mıyım? Her şeyi bu kadar fazla hissetmek zorunda mıyım? Neden bırakamıyorum?
İşte. Siz oradan, olduğunuz yerden bana yargılayan, küçümseyen ve garipseyen gözlerinizle bakarken, bir şeyleri düzeltebileceğime dair inancımı artık tamamen yitirmek üzereyken, bütün bunlara rağmen elimde kalan ufacık umuda tutunup, sevgimi her şeyin, herkesin önüne katıp doğru olanın bu olduğuna emin adımlarla yürürken, siz suçlayan bakışlarla bakmaya devam ettiniz. Ben artık hayatımda bunu istemiyorum ama sürekli hayatımın merkezinde kendimi değil bunu buluyorum. Duygularım mantığımın öyle önüne geçiyor ki, beynimin tuşunu kapatıyorum, her seferinde. Kimsenin kalbini kırmayı, üzmeyi hiç istemedim. Ama kimseyi kırmayacağım diye kendimi o kadar kırdım ki, yoruldum. Biraz da birileri bana gelsin, biraz da başkaları anlasın hatalarını. Biraz da başkaları, benim için gururundan ödün versin. Özrümü eziklik saymanızdan yoruldum. Ben artık hayatımda bunu istemiyorum, hayatımda bunu istemiyorum. Nasıl kurtulacağım bilmiyorum ama kurtulmam gerektiğine eminim.
Gardını indir, bir kere de beni dinle
Ben sana zarar vermek ister miyim?
Her seferinde, bu kinin bu öfken niye?
Biz birbirine aşık iki kişi değil miyiz?
Öyle yüksek ki duvarların
Yıkmaya çalışırken kırıldı umutlarım
Biliyorum bu hayat zordu senin için
Ama silahlanacağın kişi sence ben miyim?
Gel, birlikte bir yol bulalım
Zaten hayat zor bir de biz yormayalım
Gel sessiz bir kıyı bulalım
Suçlamadan, sadece, anlayalım
Bizi yıldızlara fırlatacağım derken korkum senin yıldızları beğenmeme ihtimalinden geçip gidiyor. Bazı şeyler hissedilince güzelleşiyor biliyor musun? Yazdığım aşk şarkıları nedense sonunda hep mutsuz sonlara bağlanıyor, mutlu sonu kendime yakıştıramadığımdan ya da yalnızca hissedemediğimden mi bilmiyorum.
Sadece içimde büyük bir öfke var ve dindiremiyorum. Bir sarılmayışın, bir öpülmeyişin öfkesi. Omzumda olmayan bir elin, bildiğim bunca yalanın ya da yalnızca kendi şımarıklığımın öfkesi.
Hayatımın bütününü yalnızca öfkelerimle süsleyip öylece sıyrılmak değil niyetim yalnızca bir şeyler hissedilince güzel. Ne demek istediğimi belki hiç anlamıyorsun, kaç defa anlattım duymadın da zaten.
Sadece ben güzel şeyler yazamıyorum, güzel şeyleri sadece yaşıyorum. Kırgınlıklarımı biriktiriyorum, sonra yazıyorum. Bazı şeylerin üzerini öylece örterken bazı şeyleri saklamaya gücüm yetmiyor. Defalarca anlatsam da anlayamayacağını bildiğim halde usanmadan konuşuyorum.
Bazı şeylerin öfkesi hissetmeden dinmiyor.
Öyle işte,
Dinmiyor
Dindiremiyorum ben
Sen de okumuyorsun
Görmüyorsun zaten